29 Aralık 2010 Çarşamba

المسجد الأقصى

Pek sevgili ve muhterem arkadaşlarım, Mescid-i Aksa güzeldir, candır. Gitmek istediğin yer diye sorunca verilecek cevaplar arasında ilk sıraları tutması muhtemeldir, kaçınılmaz olmalıdır. Yalnız ben "Gitsek ya.." dedikçe Kübra'nın acayip bakışlar atmasından da anlaşılacağı gibi şu an pek gidebilecek durumda değilim, daha doğru söylemek gerekirse değiliz. Ben de dedim madem maddi olarak gidemiyoruz, o vakit mana olarak gidelim. Eh, bizim gayb ricali gibi manayı tam olarak tutturmamız-kendim gibileri kastediyorum, gerisi reca ediyorum üstüne alınmasın- mevzu bahis olmadığına göre biz de o zaman elimizde imkanlarla manaya ilerleyelim. Gidince evvel içeriye bir göz atmayı, sonra da arkanıza dönüp Kubbet-üs Sahra'ya kapıdan bakmayı unutmayasınız emi. Ayasofya ve Sultanahmet onların bir misali sanki. Neyse çok konuştum, buyurun: http://www.360tr.net/kudus/mescidiaksa_tr/index.html

27 Aralık 2010 Pazartesi

Ben Yazamıyorum

Hayatım da sürekli yazamıyorum diyenlere hayret etmişimdir. Yazmak nedir ki? Kalemin kağıtla buluştuğu o beyaz saflıkta, insanın kendini o sürükleyen sele bırakıp, akıntılarda dalgalanmasıdır derdim; ama insan gerçekten yazamıyormuş.
Neden diye sordunuz mu hiç kendinize? Eleştirilerden korktuğum için mi, yazacak birşey bulamadığım için mi, yoksa güvenmediğim için mi? Kendime veya başkalarına. Yoksa düşünce yağmurunun altında kalıp, öylesine masumca ıslandığım için mi? Yoksa gerçekten yazamadığım için mi?
Keşke yazı da konuşmak gibi olsa. Hani bazen en ufak bir kelimede bile karşınızdakini çabucak anlarsınız ya da o sizi, yazı da öyle olsa işte. Süslemeden, sadece kelimeleri doğdukları gibi bırakabilsem. İnsanları incitmeden yerşseler sıcacık kalplere, beyinlere, eşsiz rüya ve hayallere...
Bilmiyorum yazamamak böyle birşey mi; ama ben galiba yazamıyorum.

25 Aralık 2010 Cumartesi

GEL ARTIK EY DOST


Yangın yeriydi yüreğim. Söndüremez hiç kimse, sönmez bu ateş. Lakin biri olmalı bu ateşi dindirecek. Nerede o? Çıksın gelsin. Neden gelmiyor? Yoksa daha vakti mi gelmedi buluşma anımızın? Bir Allah dostu istiyorum yüreğime su serpecek, beni aydınlığa çıkartacak. Bu kirli dünyada kalbi temiz bir can dostu istiyorum. Mevlana ve Şems gibi olmalıyız. Bazen günlerce konuşup dertleşmeliyiz, bazense sadece susup kalplerimizi dinlemeliyiz. Birbirimizi anlamalı, doğru yolu göstermeliyiz birbirimize.

Neredesin ey dost? Sen gelene kadar hep yarım kalacağım, GEL ARTIK!

21 Aralık 2010 Salı

Gün doğumunu beklerken..

Her sabah beklerim onu. Her sabah güneşin gözlerinde ararım, göreceğime emin. Her sabah kaybolan ay, ümidimi koynuna saklar götürür, bir dahaki güne dek. Bekleyişimin önü, ötesi yok. Her yağmurla, her cemreyle, her çiçekle... Sonu yok meleği beklemenin, uykuda. Sonu yok ümit etmenin gidişi, uykuda.

Belki gitmekten korktum, belki beklemeye doydum. Kim bilir? Ama artık onu değil, günü bekler oldum. Her güneşle daha sıkı sarıldım yastığıma, her güneşle daha aşkla. Her rüzgarla daha derinine uzandım simyanın, her rüzgarla daha mahremine. Her mehtapla daha güzel sevdim dostlarımı, her mehtapla daha dostça.

Dost demişken, sevgili dost. Korkmaktayım hala, senden ve günden gitmekten. Korkmaktayım ruhuma dokunan meleği beklemekten. O değil de, en çok ona senden bahsedememekten korkuyorum. Nurunu görünce anımsayamamaktan yüzünü. Sur'u duyunca benzetememekten sesine. Rab sorunca söyleyememekten adını. Öyle ya, soracak Mevla. Öyle ya, kişi sevdiğiyle beraber.

Söz ver bana. Yürü yanımda yolun sonuna. Biliyorum, sonu yok. Olsun. Yürü benimle ölüm yoluna, ölümün ardına, ankanın yurduna...

Gidiyorum şimdi dost. Rüyalarıma sarılmam gerek. Bilirsin ben bir başka sarılırım hülyalarıma. Ve kelebekler konar gözkapaklarıma, ben uyuken. Arsız, ölümün koynunda.