Sûret-i Umman
3 Mart 2011 Perşembe
28 Şubat 2011 Pazartesi
ZENCİLER VE KÜRTLER; BEYAZLAR VE TÜRKLER
Facebook'ta arkadaşım olan Amerikalı melez bir DJ var. Hani beyaz ve siyah ayırımının ortadan kalktığı düşünülüyor ya bazı insanlar tarafından, o öyle değil işte. Ve bu da bizim Kürt-Türk ayırımına benziyor. Adamın annesi beyaz, babası siyah, iki kardeşi beyaz, birisi de kendisi gibi melez. Evet bu adamın bir yarası var. Sürekli olarak siyahlar ve üzerindeki baskıyı anlatan birtakım haberler ve benzeri şeyler paylaşıyor. Zencilerin hala üzerinde bulunan bu ikinci sınıf insan muamelesini Türkiye de Kürtlerin ikinci sınıf insanmış gibi gösterilmeye çalışılmasına benzetiyorum. Herkesin bir yarası var; Zencilerin, Kürtlerin ve korkuları var herkesin; Türklerin, Kürtlerin ve Beyazların, Siyahların...
Zencilerin ve Kürtlerin benzerlikleri itilmişlikte ya da itilmeye çalışılmakta başlıyor. Onların her konuda geri kalmaları sağlanıyor böylelikle ve kötü işler yapmaya zorlanıyor. Zencilerin uyuşturucu işlerine bulaşmaları, Kürtlerin dağa çıkmaları gibi mesela... Aynı zamanda korkularıda benzer birbirine. Kendi vatanlarında diğerleri gibi yaşama hakkına sahip oldukları halde ezilip, bir gün belki o topraklardan atılabilme korkusu onlarınki...
Korkuları var Türklerin ve Beyazların da. Onlarda kendi ülkelerinde zarar görmekten korkuyorlar. Birilerinin çıkıpta burası bizim(de) ülkemiz değil de bizim ülkemiz demelerinden ya da farklı zararlardan...
Düşünüyorum hep bu iş nasıl çözülebilir diye ama hiçbir kapıya çıkamıyorum. Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık...
(İzleyiniz:Crash/Çarpışma)
4 Ocak 2011 Salı
PEK MÜHİM BİR SORUNSAL
Bir süredir formasyon eğitimi almaktayım. Gelişim psikolojisi adında bir dersimiz var. Genel anlamda gelişimin temel alanlarını ve kendi içinde aşamalarını inceliyor. Fiziksel, zihinsel gelişim ve dil gelişiminden sonra geçen hafta ahlak gelişimine giriş yaptık. Hocamız dersin akışına yön vermek biraz da nabız ölçmek için ön sorularla başladı derse. Biri üzerinde özellikle durdu ve tek tek fikirlerimizi sordu. Ben de size sorayım düşünelim bir.
Diyelim eşiniz tedavisi olmayan bir hastalığa müptela oldu. Bir eczacı da bunun ilacını üretiyor ve fahiş fiyatlara satıyor, hikaye bu ya sizin de paranız yok. Eczacının kapıya kadar gidiyorsunuz eşim ölecek ah vah diye yalvarıyorsunuz nafile... Uzatmayalım soru şu: Sevdiğiniz insan için o ilacı çalar mıydınız?
Tabi burada sevdiğiniz insan için kısmının altını çiziyoruz yani tabii ki de özünüzde iyi insanlar olduğunuzdan yapmazsınız öyle şeyler, hani mesela...:)
Sonuç ne olsa beğenirsiniz, sınıfın hepsi hırsız çıktı. Yalnız “Eşimin nasıl biri olduğuna bağlı”(gençse güzelse?), “Eşim için değil ama annem için çalardım” gibi ciddi olup olmadıklarını anlayamadığım cevaplar da gelmedi değil.
Sorunun ikinci kısmı ise daha can alıcı: Peki neden?
Yaygın cevaplar: “Sevdiğim insanın hayatı için”, “Eczacı da o kadar zalim olmasaydı”, “Formülüyle birlikte çalarak insanlığa faydalı olmak...”
Evet sorunun masum insani duygularımızı istismar ederek bu durum için “çalardım” dedirtmek üzere sorulduğu ortada. Ama genel anlamda başına sonuna bir gerekçe ekleyerek vicdanımıza veya yasalara aykırı bir şey yapar mıydık veya yapmakta kendimizi haklı görür müydük bunun cevabını almak istiyoruz.
Kafamda bunlar dönerken sıra bana geldiğinde doğrudan cevap vermek yerine kurnazlık edip sınıfa şöyle bir soru yönelttim:
“Hikaye biraz farklı olsaydı ve mesela sevdiğimiz kişileri kurtarmak için birilerini öldürmemiz gerekseydi, o zaman da “öldürürdüm” mü diyecektik?”
Sınıftan bunun çok farklı bir şey olduğu yönünde uğultular yükseldi bir anda. İçlerinden biri; bir can için bir başka bir cana kastetmenin kabul edilemez olduğunu söyledi ve hırsızlığın adam öldürmekten daha az yanlış olduğu kanısına vardı! (Kendisini içimden tebrik ettim gerçekten)
Anlatmaya çalıştığım şey de buydu aslında. Bizim gibi sicili kalbim kadar temiz insanlara göre öldürmektense çalmak daha makul görünüyor. (Gerçi diliyle yapardım ederdim dese bile muhtemelen gerçekleştiremez) (Yani sınıftaki hırsızların çoğu palavracı :)) (Bekara karı boşamak kolay)
Demem o ki soruyu 2. haliyle azılı bir katile sorsak muhtemelen “Bir can için başka bir cana kasdetmek olmaz...” gibi bir cümle kurmayacak. Önemli olan muhatabın algı düzeyi ve neler yapabileceği...
Hem katillerin gerekçeleri olamaz mı sanıyorduk? Yıllar evvel haberlerde izlemiştim, liseli bir genç arkadaşını yürüyüş şekline gıcık olduğu için öldürmüş. Gözü hep arkadaşlarının ayaklarına gidiyormuş ve bu onu deli ediyormuş, hatta uyarmış etmiş (bak olm düzgün yürü), sonunda dayanamamış herhalde. Tamam bu uç bir örnek psikopat bir durum var ama psikopatların da gerekçeleri varmış demek ki...
Münazaramızın sonunda fikrinin değişmeye başladığını söyleyenler oldu. (Aferim yola geliyorsunuz :)) Ben de mi fikrimi değiştirsem ne? Bu kadar felsefeyle kafa patlatmaya ne luzum var kuzum çal gitsin kafalar rahat olsun. Şaka yaptım sakın ha ciddiye alarak fikrinizi tekrar değiştirmeyiniz bu vebali üzerime alamam.
Efendim bir sonraki polemikte görüşmek dileğiyle esen kalın...
29 Aralık 2010 Çarşamba
المسجد الأقصى
Pek sevgili ve muhterem arkadaşlarım, Mescid-i Aksa güzeldir, candır. Gitmek istediğin yer diye sorunca verilecek cevaplar arasında ilk sıraları tutması muhtemeldir, kaçınılmaz olmalıdır. Yalnız ben "Gitsek ya.." dedikçe Kübra'nın acayip bakışlar atmasından da anlaşılacağı gibi şu an pek gidebilecek durumda değilim, daha doğru söylemek gerekirse değiliz. Ben de dedim madem maddi olarak gidemiyoruz, o vakit mana olarak gidelim. Eh, bizim gayb ricali gibi manayı tam olarak tutturmamız-kendim gibileri kastediyorum, gerisi reca ediyorum üstüne alınmasın- mevzu bahis olmadığına göre biz de o zaman elimizde imkanlarla manaya ilerleyelim. Gidince evvel içeriye bir göz atmayı, sonra da arkanıza dönüp Kubbet-üs Sahra'ya kapıdan bakmayı unutmayasınız emi. Ayasofya ve Sultanahmet onların bir misali sanki. Neyse çok konuştum, buyurun: http://www.360tr.net/kudus/mescidiaksa_tr/index.html
27 Aralık 2010 Pazartesi
Ben Yazamıyorum
Hayatım da sürekli yazamıyorum diyenlere hayret etmişimdir. Yazmak nedir ki? Kalemin kağıtla buluştuğu o beyaz saflıkta, insanın kendini o sürükleyen sele bırakıp, akıntılarda dalgalanmasıdır derdim; ama insan gerçekten yazamıyormuş.
Neden diye sordunuz mu hiç kendinize? Eleştirilerden korktuğum için mi, yazacak birşey bulamadığım için mi, yoksa güvenmediğim için mi? Kendime veya başkalarına. Yoksa düşünce yağmurunun altında kalıp, öylesine masumca ıslandığım için mi? Yoksa gerçekten yazamadığım için mi?
Keşke yazı da konuşmak gibi olsa. Hani bazen en ufak bir kelimede bile karşınızdakini çabucak anlarsınız ya da o sizi, yazı da öyle olsa işte. Süslemeden, sadece kelimeleri doğdukları gibi bırakabilsem. İnsanları incitmeden yerşseler sıcacık kalplere, beyinlere, eşsiz rüya ve hayallere...
Bilmiyorum yazamamak böyle birşey mi; ama ben galiba yazamıyorum.
Neden diye sordunuz mu hiç kendinize? Eleştirilerden korktuğum için mi, yazacak birşey bulamadığım için mi, yoksa güvenmediğim için mi? Kendime veya başkalarına. Yoksa düşünce yağmurunun altında kalıp, öylesine masumca ıslandığım için mi? Yoksa gerçekten yazamadığım için mi?
Keşke yazı da konuşmak gibi olsa. Hani bazen en ufak bir kelimede bile karşınızdakini çabucak anlarsınız ya da o sizi, yazı da öyle olsa işte. Süslemeden, sadece kelimeleri doğdukları gibi bırakabilsem. İnsanları incitmeden yerşseler sıcacık kalplere, beyinlere, eşsiz rüya ve hayallere...
Bilmiyorum yazamamak böyle birşey mi; ama ben galiba yazamıyorum.
25 Aralık 2010 Cumartesi
GEL ARTIK EY DOST
Yangın yeriydi yüreğim. Söndüremez hiç kimse, sönmez bu ateş. Lakin biri olmalı bu ateşi dindirecek. Nerede o? Çıksın gelsin. Neden gelmiyor? Yoksa daha vakti mi gelmedi buluşma anımızın? Bir Allah dostu istiyorum yüreğime su serpecek, beni aydınlığa çıkartacak. Bu kirli dünyada kalbi temiz bir can dostu istiyorum. Mevlana ve Şems gibi olmalıyız. Bazen günlerce konuşup dertleşmeliyiz, bazense sadece susup kalplerimizi dinlemeliyiz. Birbirimizi anlamalı, doğru yolu göstermeliyiz birbirimize.
Neredesin ey dost? Sen gelene kadar hep yarım kalacağım, GEL ARTIK!
24 Aralık 2010 Cuma
Kaydol:
Yorumlar (Atom)